Eşrefoğlu Rumî'den Aşk Üstüne Gazeller

10/6/2009 ·

Eşrefoğlu Rumî

 

[İznik, ?- 874]

 

Yüreğime şerha şerha yâreler urdu bu aşk

Garet etti gönlüm ilin yağmaya urdu bu aşk

 

Şimdi hâkim gönlümün iklîmine aşkdur benim

Akla nefse tene cana hükmünü sürdü bu aşk

 

Her sıfat kim nefsin ü aklın ü rûhun var idi

Tarttı Seyfullah yürüdü kamusun kırdı bu aşk

 

Bu gönül hücrelerini tahliye kıldı kamu

Âdemiyet noktasından sildi süpürdü bu aşk

 

Kendi varlığıyla küll3i varlığım mahveyledi

Dost gözüyle baktı ol Dost yüzünü gördü bu aşk

 

Çün fenâ dârında benlik mansûr’ın dâr eyledi

Dost eşiğinde Enelhak nevbetin urdu bu aşk

 

Dün gün Eşrefoğlu Rumî derdin artar pes neden

Zahmına hod Dost elinden merhem irgürdü bu aşk

 

[Eşrefoğlu Rumî Divanı, Cağaloğlu Yay., İst., 1967, 80 s; s. 13]

 

 

Her kime kim şûle bıraktı bu aşk

Âleme düpdüz anı çaktı bu aşk

 

Atlası çıkardı giydirdi palas

Tahtlarından şahları yıktı bu aşk

 

İki âlemde gönül bağlamadı

Her kimin kim gönlüne aktı bu aşk

 

Yazılarda Mecnun’u hayran kodu

Leyli’ye çün bir nazar bakdı bu aşk

 

Hemdem oldu bir nefes Mansûr ile

Boynuna urganını taktı bu aşk

 

Hârut ü Mârut’u indirdi yere

Zühreyi aldı göğe çıktı bu aşk

 

Nîcelere bağladı Zünnârını

Zühd harmanın oda yaktı bu aşk

 

Eşrefoğlu Rûmi aşka pek yapış

Çün sana da geldi yavlakdı bu aşk

 

[s. 13-14]

 

 

Cihânı hîçe satmaktır adı aşk

Döküp varlığı gitmektir adı aşk

 

Elinde sükkeri ayruğa sunup

Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk

 

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa

Başını ana tutmaktır adı aşk

 

Bu âlem sanki oddan bir denizdir

Ana kendiyi atmaktır adı aşk

 

Var eşrefoğlu Rûmî bil hakîkat

Vücûdu fâni etmektir adı aşk

 

[s. 43]

 

 

Cefâ vü renc ü mihmettir adı aşk

Firâk-ı derd-i firkattir adı aşk

 

Verip râhatları mihnetler alıp

Dün ü gün âh ü hasrettir adı aşk

 

Bir oddur kim cefâ düşmüş binâdır

Yürek dolu harârettir adı aşk

 

Karârı yok bu aşkın bî-karardır

Ki türlü türlü hâlettir adı aşk

 

Münezzehtir gehî iki cihandan

Dükelliden ferâgattir adı aşk

 

Gönülde derd-i yâr ancak hemindir

Bu halktan kamu uzlettir adı aşk

 

Bu aşkı kimse vasf etmez dil ile

Gam ü gussa vü hayrettir adı aşk

 

Sıfattır mâşuka bu aşk-ı âşık

Ki aşk ma’şûk  bir zattır adı aşk

 

Bu aşkı ol bilir kim âşık  oldu

Nice tevhîd ü vahdettir adı aşk

 

Sorarsan aşkı Eşrefoğlu Rûmî

Tamam dost ile vuslattır adı aşk

 

[s. 43-44]

 

Birinci Aşama: Taslak

23/4/2009 · Kategori: TECRUBEYLE SABIT_ BIR ROMAN_

"TECRÜBEYLE SABİT" adlı bu köşemizde, daha önce yaptığımız bir çalışmadan örnekler sunacağız. Değerli bir yazar hanımefendi ile yaptığımız çalışmadan aktaracağımız metinler genç yazar adayı arkadaşlarımıza olduğu kadar okuyucularımaza da ipuçları sunacaktır. Başlarken, sözkonusu çalışmanın bir roman yazım çalışması olduğunu ve ortaya çıkan eserin yayınlandığını belirtelim.


TASLAK:

Rasim bey ordu mensubu Albay rütbeli bir subaydır. Son derece çalışkan, işinde başarılı, ilkelerinden, inançlarından ödün vermeyen, vatanını ve milletini çok seven, idealist  bir adamdır. Tek hedefi paşa olabilmektir. Çocukları dahil yedi sülalesine bırakabileceği en iyi mirasın bu olduğunu düşünür. Bunun için de ailesini ihmal ederek gece gündüz çalışır. İki çocuğu ile birlikte büyüttüğü hayalleri vardır. Oğlunun adını Kemal, kızının ise Zübeyde koyar. Fakat iki çocuğu da kendisini hüsrana uğratır, bütün hayallerini yıkar. Oğlu Kemal lise birinci sınıfa giderken kötü arkadaş kurbanı olup esrara alışır. Bu da yetmezmiş gibi bir de şehrin tek pavyonu olan …………çalışan Perihan  adlı kadına tutulur. Baba ve oğul arasında yıllarca sürecek inanılmaz bir çatışma başlar. Kızı Zübeyde ise ordu evine gidip geldikçe gördüğü bir askere aşık olur ve ona kaçar.
Kemal bey bu durumdan utanç duymakta, kimselere söyleyememektedir. Yaşadıkları yer küçük bir Anadolu şehridir. Mesleğinin ve paşalık hayallerinin tehlikeye girmesi an meselesidir. Çaresizdir. Bir başınadır. Oğlunu düştüğü bataktan kurtarmak için çok uğraşır ama Kemal’i ne esrar içmekten ne de sevdalısını görmek için pavyona gitmekten vazgeçiremez. Geriye kalan tek çözüm yolu ise oğlunu başka bir kadınla evlendirmektir. Hemen işe koyulur, eşe dosta sorar. Civar köylerde kendi ailelerine yakışacak bir kız varsa oğlunu evlendirmek istediğini söyler. Kısa bir süre sonra da merkez köylerden bir gelin adayı bulunur.
Kız, köyün en saygın, hali vakti yerinde olan ve şehirde de itibarı olan Hamdi Ağa’nın kızdır ama henüz 13 yaşındadır. İstanbul’a göçen ve orada zengin evlere karısıyla birlikte temizliğe giden amcasının, babasını zar zor ikna etmesi sonucunda yatılı olarak hemşirelik okulunda okumaktadır. 5 kız içinde okuyan tek çocuktur. Diğerleri evlenmiştir zaten. Hamdi Ağa ilkin olmaz der, sonra araya giren yüksek rütbeli subaylar ve devlet erkanından hatırını kıramayacağı üst düzey yetkililer hatırına tamam der. İstanbul’daki kardeşinin ve kızının bu işe hayır diyeceğini, razı gelmeyeceklerini bildiği için İstanbul’a Hemşirelik okulu müdürüne bir telgraf yazar. “ Annesi ölüm döşeğindedir, acele olarak gelsin” der. Bunun üzerine Azize okul yönetimi tarafından izinli sayılır ve trene bindirilerek köyüne gönderilir. Artık Azize için her şeyin sonu gelmiştir, bir daha geriye dönüşü de olmayacaktır.
Azize daha yirmisine değmeden dört çocuk annesi olur.

Kaynağa Doğru - Sait Maden

15/3/2009 · Kategori: TASLI YOLUN TAKSISI

     

Olmayan gavvâs-ı bahr-i ma’rifet ârif degül

Kim sadef terkîb-i tendür lü’lü-i şehvâr söz

                                                           Fuzûlî

 

Biz şiir okuyucuları, şiirseverler, genellikle güncel ürünleri izleriz. Görevimizdir günceli izlemek: Çağımızın, toplumumuzun ortak değerlerine katılmamız gerekir çünkü. Modadır güncel: Sağda solda, yeri geldiğinde  sözü edilecektir. Kolaydır da: Her zaman, her istediğimiz yerde bulabiliriz. Tadılması pek çaba gerektirmez.
 

Ama kendi yazınımızla birlikte başka yazınların da geçmiş dönemlerine ilgi duyanımız çok olmasa gerek. Bu çabaya katlananlar da örneğin bizim divan, halk, tekke şiirimizi ya da Avrupa’nın ortaçağ sonrası şiirini okurlar. Dante, Villon, Keats, Schiller, Puşkin gibi. Ya da Yunan, Latin klasiklerini. Hâfız, Sâdi, Attâr gibi, İmr-ül-Kays, Mûtenebbî, Ma’arrî gibi İran ve Arap ozanlarını. Ama diyelim Hitit metinleriyle ilgilenmiş okuyucu kolay kolay görülmez.
 

Eski Türk boylarının, Kırgız, Tatar, Özbek, Kalmuk, Telengüt ve Yakutların şiirlerini, destanlarını, alkışsözlerini, savsözleri, şaman büyülerini araştıran okuyucu işittiniz mi? Ya da eski Çin’den Konfüçyüs’ün derlediği Şe King’i (Şiirler Kitabı’nı)? Tibetlilerin Ölüler Kitabı’nı? Hint Veda’larıyla Upanişad’ları? Sümer, Asur, Babil söylencelerini? Mısırlıların Ölüler Kitabı’nı? Anka, Aztek, Maya şiirlerini, Ketzalkoatl söylencesini? Dünyanın, güneşin, ayın, yıldızların, insanın yaratılışı üstüne değişik insan soylarının neler tasarlayıp söylediğini? Kaçınılmaz bir yazgı bağıyla birleştiğimiz Hititlerin İlluyanka, Telepinu gibi söylenceleriyle dinsel metinlerini şiirsel öz açısından değerlendirenimiz çok olmuş mudur?


İnsanlığın büyük şiir damarları bunlar. Yeryüzü bilgeliğinin binlerce yıllık ulu ağacının kökleri. Olağanüstü zenginlikte, karmaşıklıkta bir örgü, yoğun bir öz. Geleceğin şiiri bunlarla mayalanır ancak  ve biz köprüyüz o geleceğe. İlk çağ öncesinden günümüze gelen çizgi üzerinde sayılagelmez şiir gömüsü var: Eski Anadolu halkları şiiri, Mezopotamya  halkları şiiri, Akdeniz yöresi halkları şiiri, Afrika zencileri şiiri, Sibirya halkları şiiri, Eskimo şiiri, Kolomb öncesi Amerika şiiri, Kızılderili şiiri, büyük okyanus adaları şiiri...
 

(Sait Maden, Şiir Tapınağı, Adam Yay., İst., 1985, s. 8’deki “Eşikte” başlıklı önsözün ilk bölümünden alınan bu yazı orijinalinde tek paragraftır. C. A.)

                                              

Yaşanılır Kılmalı Şiiri - İhsan Durdu

15/3/2009 · Kategori: TASLI YOLUN TAKSISI

          Şiir hakkında yazılanlarda, hep iri laflarla karşılaşırız. Pekçok şair, şiirsiz bir hayatın dayanılmaz olacağından, böyle bir hayatı tasavvur edemeyeceğinden sözeder. Şiirin, bir milletin medeniyet seviyesinin göstergesi olduğunu söyleyenler de çıkmıştır. Bunlar, şiir metinleri üzerinde tartışılan konulardır daha çok. Bense, yazılı metnin insanda uyandırdığının bizzat kendisi olarak düşünmüşümdür hep şiiri. Böyle olunca, şiiri olmadan şiir metni ortaya çıkmaz demek de bana düşüyor.

Gerçek şiirin ruhumuzun derinliklerinde olduğunu söyleyen Edgar Allan Poe, benimkine oldukça yakın bir fikri savunuyor. Ruhumuzun derinliklerindedir asıl şiir; benliğimizin ta kendisidir. Şiiryazabilecek yetenekte olmayan kişilerin, okudukları bir şiir metninden duygulanmalarını başka nasıl açıklayabiliriz.

Duygularını kelimeler vasıtasıyla belli kalıplara dökme işini gerçekleştiren kişiye şair diyoruz. Bir araç olarak kullanılankelimelerin oluşturduğu yığını şiirin kendisi olarak görmek yerine,bu yığının ifade etmeye çalıştığını şiirolarak benimsemek, bize çok daha elle tutulur bulgular sunacaktır inancındayım. (Kullandığı kelimelerden birini beğenmeyerek, güzelim şiiri berbat etmiş diye bazı şairlere söylenmelerinizi hatırlamanızın tam sırasıdır). Şairi tanımamızda ve şiirini değerlendirmede sağlıklı verileri bu bakışla elde edebiliriz. Şiirin, öykü diye isimlendirdiğimiz yazı türüyle daha iyi bir ifadeye kavuşturmuştur Sait Faik örneğin. Şiir başlıklı metinler, şiirin ruhumuzun derinliklerindeki kaynağıyla, duygularımızla doğrudan ilişki kuran kelime yığınlarından başka bir şey değildir.

Eliot’a göre, iyi şair, bir dil vasıtasıyla kendini en iyi anlatacak ve sezdirecek ifade tarzına erişmiş kişidir. Kendi deyimlerimizi kullanarak bu sözü kendi malımız edinelim: usta şiir işçisi, şiirini ifade için en uygun kelimeleri seçebilecek, en yoğun ve en doğal bir anlatımla şiir çalışmaları üretebilecek kıvama gelmiş kişidir.

Gerçek şiir iyiliğin şiiridir, der Aragon ve insan ruhunun ışığı olarak gördüğü bu şiiri, yoğunluğun doruğuna çıkarılmış insani düşünce olarak niteler. Bizse, şiirin insani düşüncenin bizzat kendisi olduğunu savlıyoruz. Platon, trajedyalardaki iğrenç dizelere bakarak, şiirin ahlak bozucu bir şey olduğuna karar verir ve ilenir şairlere. Oysa, şiir çalışmasının ahlak bozucu olması,şiir işçisinin ahlaksız olmasından başka birşeyi açıklamaz. Yüreğinin çirkinliğini sunmaktadır ahlaksız şiir işçisi, duygularının çirkinliğine ortaklar aramaktadır.

Ortak terimleri kullanarak devam edelim yazımıza. Bir şiirin, sanatsal açıdan iyi, vasat veya kötü olmasından çok, neyi, ne derece ve nasıl ifade ettiği daha çok ırgalıyor beni. İnsan olmak, insan gibi düşünmek ve hissetmekle müslüman olmak arasında  bir fark görmediğim için, şiiri müslümanca olan ve müslümanca olmayan nitelemeleriyle değerlendirdiğimi belirtmek istiyorum burada. Müslümanca olanı insani, müslümanca olmayanı hayvanidir. Hayvani yanıma seslenen şiirler iğrendirir beni. Bu yüzden Cemal Süreya’nın şiirlerindeki ustalık, kendisinden iğrenmemi engelleyemiyor. Müslüman olmayan şairlerin şiirlerinde müslümanca birşeyler görmemiz yanında, söylemesi bile acı, müslüman şairlerin şiirlerinde de müslümanca olmayanla karşılaşabiliyoruz. Yazdıklarını okuduğum şairlerin ifadeye çalıştıkları duyguların müslümanca olmaları oranında, şiirlerinin iyiliği ve güzelliği söz konusu benim için. Bu yüzden, şair şiirden daha önemli; şiir, şairin önemliliği ile orantılı olarak önemlidir. İnancım, beni şiir olayına böyle bakmaya davet ediyor.

Elitis, şiirin dünyayı değiştirip değiştiremeyeceğine kafayı takmıştır ve değiştiremeyeceğinde karar kılmıştır. Bana sorarsanız şair dünyayı değiştirebilir. Şair bazı duyguların ön planaçıkmasını sağlar toplumda, diri kalmalarını sağlar. Sairleri fazla önemsediğim düşünülebilir bu yazdıklarımdan. Fakat şair, bir dünya görüşünün en uç elemanı, yön belirleyicisi olarak neyi ifadeye çalıştığına dair kendisini hesaba çekmek durumundadır. Yoksa, şiiri güzel ifade tarzı olarak algılayıp, neyiifadeye çalıştığını gözardı ederse, kendi bayağı yanını başkalarına da bulaştırabilir.

Bir müslüman için şiir, zulme boyun eğmeme, haksızlığa tahammülsüzlük, mazluma acıma ve taraftar olma, fuhşa karşı tiksinme, iyiliğe  mukabele, emanete sadakat, ahde vefa gibi şekillerde tezahür eden duyguların ta kendileridir. Kaynağını bu gibi duygulardan almayan yazılı metinler, illa şiir diye isimlendirileceklerse çirkin şiirlerdir.

Müslüman için şiir, yazılması veya okunması değil, yaşanması gereken birşeydir kısacası. Müslümanca duyarlık gerçek şiirin kendisi, buduyarlığın kaynaklık ettiği eylem ise şiirin yaşanılır bir hal almasından başka bir şey değildir.

 

[Kelime Dergisi, S: 13 (Temmuz 1987), s. 22-23]

Türk Şiirinde Gençler - Attila İlhan

15/3/2009 · Kategori: TASLI YOLUN TAKSISI

Genç şairlerin falına bakmaya, Nurullah Ataç meraklıydı. 40’lı yılların sonlarına doğru, ‘üzerine oynadığı’ iki genç şairden biri bendim, öteki Turgut (Uyar). Edebiyatımızın bu sevimli diktatörünün yüzünü bilmem ağartabildik mi?Kendi hesabıma 50’li yıllarda ben, genç şairlerden Yılmaz Gruuda, Ahmet Oktay ve Cemal  Süreya’yı tutmuştum.  60’lı yıllarda ise Arif Karakoç, Erol Çankaya ve Hüseyin Yurttaş’. 70’li yıllara gelince Yusufçuk’ta adını verdiğim üç genç şair, o tarihte henüz ilk şiirlerini yayımlamamışlardı bile, sonradan ufak ufak dergilerde görünmeye başladılar: Hürol Taşdelen, Siyami Yozgat ve Güniz Baykam! İlerde  ‘iyi şeyler’ yapıp yapamayacakları, elbette bireysel sanat bileşimlerini gerçekleştirmelerine bağlı!

Türk şiirinde, son otuz yıldır, özgün imge sistemleri getiren şairler, pek çıkmamıştır. Bence şairin önemi buradan kaynaklanıyor, aynı zamanda çağdaş bir fikir bileşimiyle özgün bir imge bileşimini içiçe gerçekleştirecek! Zor elbette, sadece estetik yetenek ve bilgi yetmez; felsefe, toplumbilim, hatta iktisat düzeyinde sağlam ve geçerli bilgi sahibi olmak gerekir. Oysa şairlerimizin, çoğu, usta belledikleri kılavuz şairlerin imge sistemlerini ödünç alıyorlar, ömürleri boylarınca da kullanıyorlar. İmge sistemi kurmuş şair deyince ne anladığımı belirtmek için, isterseniz örnek vereyim: Dranas böyle bir şairdir, Nâzım böyle bir şairdir, Dağlarca böyle bir şairdir, Necatigil böyle bir şairdir, vs. İmge sistemlerini tutarsınız, ayrı bahis, bu özgün imge sistemi kurdukları gerçeğini gölgelemez. Hepsi kurdukları  sistemi yeterince geliştirebilmiş midir? Elbette, hayır! Çünkü, Türk sanatçılarının başına bela olan üç faktör, aralarında bazılarını, olumsuz yönde etkileyebilmiştir: a. Alkolizm, b. Kültürsüzlük, c. Siyasal baskı! Aynı üç faktörün, hele öteki şairlerdeki ‘tahribatını’ anlata anlata bitiremeyiz. 

Öyleyse, genç şairler, bir yandan bu üç beladan kendilerini korumaya çalışacaklar, bir yandan da özgün imge sistemleri geliştirecekler. Alkolizm, şairi yüzeyselleştiriyor, kurutuyor, Cahit Sıtkı’nın, Cahit Irgat’ın bir ilk şiirlerini okuyunuz, bir de son yazdıklarını, dediğimi hemen fark edersiniz. Kültürsüzlük, daha büyük bela,  yetenekle yetinmek, sonunda özgünlüğünü kaybeden bir mekanizmaya tutsak olmak demek: şiir üretimi ya giderek durur, ya da öyle mekanik bir hale gelir ki, bütün etkileyiciliğini yitirir. Siyasal baskının ne olduğu malum, etkisiyle ya şairi kısırlaştırmak, ya da alan değiştirtmek! Genç şairler, yolları üstündeki bu tuzaklardan uzak duracaklar, bir. Başka şairlerin imge sistemlerinden yararlansalar bile, özgün imge sistemlerini yaratmaya çalışacaklar, iki. Oldu oldu, olmadı mı yandı bizim umutlar!

(Attila İlhan, Elde Var Hüzün, Adam Yay., İst., 1982, s. 106)

« Önceki ::